İstanbul İsmi Nereden Gelmiştir ve İstanbul Adının Efsanesi

Buralara ilk sahip olan Magaralı komutanın adıdır bu. Daha sonra şehrin adının Konstantinopolis olduğunu görüyoruz. Bu isimler, Bizansiya ve Konstantaniyye olarak geçer Doğu kaynaklarında.

İstanbul adı ise Milattan Sonra yedinci yüzyılda ortaya çıktı.

İstanbul kelimesinin ortaya çıkmasının ilginç bir hikayesi vardır:

Milattan sonra 700’lü yılların sonlarına doğru Müslüman Emeviler İstanbul’u kuşattılar, şehrin giriş çıkışlarını ellerine geçirdiler. Ancak halka zorluk çıkarmamaya dikkat ediyorlardı. Mesela içme suyu almak için sur dışına girip çıkmak isteyenlere engel olmuyorlardı. O nedenle şehre giriş çıkışlarda Arap askerlerle Rumlar arasında sık sık şöyle konuşmalar geçerdi sur kapılarında:

– Ey Rum, nereye gidiyorsun?

– is tin polin…

Rumca “Şehre gidiyorum.” anlamındaydı bu.

İstanbul Adının EfsanesiArap askerleri Rumca bilmedikleri için bu sözü şehrin adı sanırlarmış. Sonraları kendi aralarında da kuşattıkları şehri anlatmak için İstinbul veya İstenbul demeye başlamışlar.

Zamanla bu yaygınlaşarak İstanbul olmuş.

özellikle Türkler İstanbul kelimesine alışmışlar ve şehri bu isimle anmışlar.

Daha sonraki yıllarda İstanbul’un başka adları da olmuş. İslambol, Dersaadet, Âsitane gibi…

Konstantiniyye adı da epey kullanılmış İstanbul yerine. Bunun önemli bir sebebi de İstanbul’un fethini müjdeleyen Hz. Muhammed’in ünlü hadisinde Konstantiniyye ismini kullanmasıdır.

Ancak İmparator Konstantin hâlâ umudunu yitirmem kararlı duruşunu sürdürüyordu. Etrafında kendine inanmış avuç askerle birlikte…

Ne var ki sonunda o da dayanamadı ve nereden geldiğe anlayamadığı bir darbeyle yere yıkıldı.

Ölmüştü koca imparator oracıkta.Tam 50 yaşındaydı Konstantin. Kralın ayaklar altında ezilerek öldüğü söylendi daha sonra.

Çünkü çizmelerinden başka kendini diğer askerlerden ayıracak bir farklılık yoktu üzerinde.

İmparatorun ölüm haberi anında yayıldı Osmanlı birlik^ içinde. Bir anda ezan sesleri yankılanmaya başladı yorgun sokaklarında). bul sokaklarında: Allah-ü Ekber Allah-ü Ekber…

Dört bir koldan İstanbul içlerine akıyordu şimdi Osmanlı komutanları ve onların akıncıları. Donanma Kaptanı Hamza Bey, Marmara surlarım; Karaca Bey, Tekfur Sarayı surlarım; Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey, Haliç surlarını aşarak şehre daldı.

Zağanos Paşa’nın birlikleri de şehre girerek, artık iyice diren cini yitiren Bizans’ın son direnişçilerini de saf dışı bıraktı. Devasa sur kapılan ardına kadar açılmıştı bir bir.

Haliç’in girişindeki o ünlü zincir de kırılmış, Osmanlı donanmasının yorgun, ama muzaffer gemileri limana süzülmüştü.

Eski AyasofyaAyasofya Kilisesi’ni dolduran binlerce İstanbullunun içten bir; Katolik ayiniyle yaptığı kurtuluş duası da görünüşe bakılırsa etkili olmamış, Ayasofya’nın kutsallığına büyük bir gölge düşmüştü. Aylardan beri Ayasofya’dan çıkmadan dua eden Katolikler şimdi şaşkın, üzgün, perişan ve çaresiz, boyun eğmişlerdi kadere, hüngür hüngür ağlıyorlardı.

İçlerinden bir grup, kesinleşen hezimeti hala kabullenmeyerek anlaşılmaz bir umutla savunmaya çalışıyordu bulunduğu bölgeyi. İnleyen ses tonuyla dualar ediliyordu aralıksız, kilisenin kuytu köşelerinde.

Sultan II. Mehmet artık “Fatih” idi ve öyle anılacaktı asırlar boyu. Kazandığı büyük zafer, bu unvan tacını kendi elleriyle takmıştı ona.